☕ Okuma süresi: 12 dk
📚 Tarih – Kültür – Edebiyat
İçinde şifayı, zindeliği, ruhi tekamülü, sanatı, ilmi, yasakları, eşitliği, devrimi, aydınlanmayı, sömürgeciliği, aşkı, kapitalizmi, kısacası insanlık tarihini ve insanın kendisini barındıran bir içecekten bahsetsem ne olduğunu tahmin edebilir misiniz? Tabii ki ulaştığı her coğrafyada bölgeye has sembole, niteliğe bürünen kahve.
Uyku Kaçıran Keşif
Çoğumuzun aşina olduğu efsaneye göre Osmanlı’nın zarafet ve ihtişamından Avrupa’nın akılcılığıyla kapitalizmine kadar tarihin farklı sahnelerinde yer alan içeceğin hikayesi MS 8. yy.’da Etiyopya’da başlamış. Kaldi adlı bir keçi çobanı, çalılar arasında yetişen yabani meyveleri yiyen hayvanların “dans ettiklerini” görmesi üzerine gizemli tanecikleri bölgede yaşayan din adamına götürmüş. Meyveyi sıcak suya koyup tüketmeyi deneyen keşiş çekirdeklerin mucizesini böyle keşfetmiş.
Başka bir rivayete göre de Şazeliyye tarikatının kurucusu Ebu’l-Hasan eş-Şazeli, yolu Habeşistan’a düşünce, karşısına çıkan yabani bitkinin ufak taneciklerini kaynar suya koyarak içer. Bulduğu mucizevi meşrubatı memleketi Yemen’e götürerek sufilerin kullanımına sunar.
Bu yüzden Osmanlı’da Ebu’l-Hasan eş-Şazeli kahvecilerin piri kabul edilir, kahvehanelerin girişlerinde “Her sabah besmeleyle açılır dükkanımız / Hazret-i Şazeli’dir pirimiz üstadımız,” yazılı levhalar bulunurdu.
Keşfinin ardından Yemen’de ve daha sonra bütün İslam dünyasında gecelerini ibadetle geçiren sufiler tarafından vazgeçilmez bir yakıt gibi kullanılan çekirdekler zamanla tekkelerden halka yayılmış. Kahvenin ilk defa tarım ürünü olarak yetiştirilmeye başlaması da Şeyh Şazeli’nin memleketinde olmuş.
Kırk Yıllık Hatır ve Dört Asırlık Zarafet
Etiyopya’da keşfedilip Yemen’e götürülen çekirdekler sıradaki durağı Osmanlı’ya Yavuz Sultan Selim’in Hicaz’la birlikte içeceğin ana vatanını da imparatorluğa bağlamasıyla ulaşmış. Kavrulan koyu taneciklerin kokusuyla mest olan İstanbul halkı pişirme işlemine tamamen kendi yorumunu katmış.
Meyvesinden ayrılarak ateşte bekletilen çekirdekler un haline gelene kadar çekildikten sonra güğüm veya cezvede ocağın külleri üzerinde gezdirilerek pişirilmeye başlamış. Yapımındaki sabır ve emekle “kırk yıllık hatırın” sembolü haline gelen Türk kahvesi ince motiflerle örülmüş tepsiler, altın işlemeli puşideler, gümüş zarflar içindeki fincanlarla sunularak zarafet ve sanatla birleştirilmiş.
İçecek halkın gönlünde öyle bir yer edinmişti ki, Tahtakale’de açılan ilk örneğinin ardından İstanbul’u kahvehaneler doldurdu. Konaklarda olduğu gibi kahve içilen mekanların da ortasında etrafı dinlendirici şırıltısıyla dolduran fıskiyeli bir havuz bulunuyor, suyun sesine külde gezdirilerek pişen içeceğin kokusuyla çubuklardan tüten dumanlar eşlik ediyordu.

Bunun yanında kahvehaneler insanların sadece acı şuruplarını yudumlayarak istirahat ettikleri mekanlar da değildi. İlim, siyaset, edebiyat tartışanlardan menkıbe, kıssa anlatanlara, divan şiirleri okuyanlardan meddahlık, Karagöz ve Hacivat oyunlarına kadar her türlü eğitici, kültürel faaliyeti görmek mümkündü. Bu yüzden Osmanlı döneminde kahvehanelere “mekteb-i irfan” denirdi.
Yalnız, halkın her gün imparatorluğa dair meseleleri konuşup eleştirilerini paylaştıkları mekanlar bazı makamları rahatsız etti. Saray siyasi, şeyhülislam ise dini gerekçelerle meşrubatın tüketimini ve bu amaçla toplanılan alanları yasaklamaya çalıştı.
Sarayın ortaya koyduğu neden yeniçerilerin kahvehanelerde isyan planları yapmaları, şeyhülislamın sebebi ise çekirdeklerin kömürleşinceye kadar kavrulması ve içeceğin alkolle aynı şekilde olmasa da zihni etkilemesiydi.
Ancak aralarında fikir birliği yoktu. Tekkelerde gece ibadetleri için tüketilen kahveyi sevap sayandan kesin şekilde haram kabul edene kadar her türlü düşünce mevcuttu.
Bu konuda en sert tavrı sergileyen Şeyhülislam Ebussuud Efendi, fetvasıyla İstanbul’a çekirdekleri taşıyan gemilerin batırılmasına yol açarken içeceğin tüketiminin tekrar önünü açan da Bostanzade Mehmet Efendi’ydi. Kendisine soru şeklinde yöneltilen on iki beyitlik manzumeye kahvenin mübah olduğuna dair altmış dört beyitlik bir cevap vermişti.
Şiirin Dizesi, Kahvenin Telvesi
O dönemde Yemen’den gelen çekirdekler için yazılan şiirler sadece fetvalarla sınırlı değildi. Divan şairlerinin, çok sevdikleri içeceği övdükleri “kahve” redifli gazel ve kasideleri mevcuttu:
Neş’e-bahşa-yı dimağ oldı hakikat kahve
Didiler namına çün mive-i kudret kahve
(Kahve, gerçekten zihne mutluluk/ferahlık/kuvvet verdiği için onun namına kudret meyvesi dediler.)
(Diyarbekirli Kami)
Halkın her tabakasından insanların gönlünde taht kuran içeceğe konulan yasaklar tabii ki kalıcı olamadı. Bu şekilde yüzyıllar boyunca sosyal hayattaki varlığını sürdüren çekirdekler, şiirde de zaman ve mekan değişse bile farklı bağlamlarla dizelerin arasında görülmeye devam etti:
Can, diyorlar, bir kahve yap şu dümenin ağzına
Kallavi olsun!
Bende yoksa kahve, yemişçiden tedariklenip
Ve cezveyi ateşe sürüp, üstüne yemeni, şekerini
Taşırmadan pişiriyorum
(Can Yücel)
Tekkelerde ibadet ve ruhi tekamülün, halk arasında dost sohbetiyle hatırının, kahvehanelerde irfanın, edebiyatta sanatın simgesi haline gelen çekirdeklerin yolculuğu Osmanlı’da bitmemiş. Her coğrafyada yeni kimliklere ve anlamlara bürünerek ilerlemeye devam etmişler.
Vaftiz Edilen İçecek
Savaşlar, ticaret ve görev için gönderilen elçiler vasıtasıyla imparatorluğun merkezinden Avrupa’nın önemli şehirlerine ulaşan kahve, gittiği yerlerde tarihe damgasını vuran olaylara tanıklık etmiş.
Bir efsaneye göre ilki yabancı tüccarlar aracılığıyla vardığı Venedik’te yaşanmış. Doğu’dan geldiğinden halk arasında kötülükle özdeşleştirilen kara şuruba kilise kayıtsız kalamamış.
Anlatılan o ki, papa kendisinden yasaklaması istenen “şeytanın içeceğini” önce denemek istemiş. Ancak aromasını çok beğenmesi üzerine, “böyle bir meşrubatın kafirlere bırakılmasının yazık olacağı” gerekçesiyle kahveyi vaftiz ederek Müslüman içeceği olmak gibi büyük(!) bir günahtan arındırmış. Böylece, kutsanan çekirdeklerin Hristiyan dünyasında tüketiminin önü açılmış.
Viyana Kapılarına Dayanan Çuvallar
Daha sonra, İkinci Viyana Kuşatması’ndan çekilen Osmanlı ordusunun ardında bıraktığı çuvallar sayesinde küçük siyah tanecikler Avrupa’ya büyük ölçeklerle girmiş. İçeceğin yapımını bilen bir casusun ganimet olarak aldığı çekirdeklerle Viyana’da açtığı kahvehane kıtanın önemli şehirlerinde görülmeye başlayan mekanlardan biriymiş.
Avrupa’da ardı ardına açılan kahvehanelerin meydana getirdiği en büyük etkiler Londra ve Paris’te görülmüş.
Bir Fincanlık Bilim, Ekonomi ve Hisse
Venedik’te papanın eliyle “kutsal” bir kimliğe bürünen çekirdekler Avrupa’nın iki önemli şehrinde aydınlanma, eğitim ve farkındalıkla ilişkilendirilmiş.
Öyle ki, İngiltere’de, insanların bilim, siyaset, ekonomi vs. üzerine konuşup fikir edinebildikeri kahvehanelere “penny universities”, yani “bir kuruşluk üniversiteler” deniyordu. Çünkü bir fincan içecek parasına toplumun her tabakasından kişiler uzman şahıslarla görüşüp farklı konularda bilgi sahibi olabiliyorlardı.

Bu kahvehanelerden birinde kavrulmuş çekirdek kokuları, tütün dumanı, hararetli tartışmalar arasında önündeki masanın üzerine yatırdığı yunus bedenini arkadaşıyla inceleyen Isaac Newton’ı görmek mümkündü.
Ayrıca Lloyd’s Kahvehanesi’nde; denizciler, tüccarlar ve gemi sahiplerinin acı kahvelerini yudumlayarak dalgalar arasında yolculuğa çıkacak mallarının güvenliği ve hava durumu üzerine tartıştıklarını görebilirdiniz. Alacakları riskten dolayı arada bir endişeyle ellerindeki mendilleri terli alınlarına götüren insanların toplandığı bu mekan geleceğin dev sigorta şirketi Lloyds’un temeli olacaktı.
Bir başka kahvehane de Kraliyet Borsası’ndan atılan tüccarların buluşarak hisse senedi ve fiyatlarını tartışıp yayınladıkları Jonathan’s Coffeehouse’du. Yüzyıllar sonraki Londra borsasına giden yolun başlangıç noktası burasıydı.
Cezveden Fincana, Bir Çağdan Başka Çağa
İngiltere’de akla ve bilime yön veren içecek Paris’te kalabalıkları etrafında toplayan, devrimci bir kimliğe bürünmüş.
Şöyle ki, Londra’da her tabakadan insanın toplanıp güncel haberler aldığı, siyaset ve ekonomi üzerine tartıştığı mekanlar Fransa’da insanlara örgütlenme imkanı da sağlıyordu. Çekirdeklerin o zamana kadar şahit oldukları en kanlı ve geniş çaplı olay da bu alanlardan birinin önünde gerçekleşti.
Ekonomik krizin ülkeyi sarstığı, artan ekmek fiyatları ve yüksek vergilerle insanların ezildiği bir dönemdi. Sorunlarını çözmek için halkın kendi temsilcileriyle oluşturduğu meclis kral ve soylular nezdinde kabul görmüyordu.
Şehre askeri birlikleri toplayan 16. Louis’in alt ve orta tabakanın refahı için uğraşan maliye bakanı Jacques Necker’ı azletmesi bardağı taşıran son damla oldu.
Halk sokaklara döküldü, harekete geçmek için bir kıvılcım bekliyorlardı. O kıvılcım Paris’teki kahvehane Cafe de Foy’un önünde Camille Desmoulins adlı gazeteci tarafından çakıldı.
Bahçedeki masanın üzerine çıkarak elindeki tabancayı havaya kaldıran Camille önünde toplanan kalabalığa dönemin kaynaklarında aktarılan coşkulu konuşmasını yaptı:
“Yurttaşlar, kaybedecek zamanımız yok; Necker’in görevden alınması vatanseverler için Aziz Bartholomeos’un çanıdır! Bu gece tüm İsviçre ve Alman taburları hepimizi katletmek üzere Champ de Mars’tan ayrılacak; geriye tek bir kaynak kalıyor; silahlanmak… Köleliğe boyun eğmektense ölmeyi tercih ederim!”

Ardından başının üzerinde uzanan kestane dalından bir yaprak kopararak umudun nişanesi olarak şapkasına iliştirdi. Ayaklanmanın ilk sembolü bu yeşil yapraktı.
Gazetecinin konuşmasıyla harekete geçen öfkeli kalabalık önce Hotel de Ville’yi, sonra Bastille Hapishanesi’ni bastı. Tarih 14 Temmuz 1789’du. Çağ kapatıp çağ açan, devletlerin kaderini değiştiren Fransız İhtilali böyle başladı.
Kıtadan Kıtaya Hırsızlık, Macera ve Aşk
Osmanlı’da zarafet ve sanata, İngiltere’de Aydınlanma’ya, Fransa’da kanlı bir ihtilale şahitlik eden çekirdeklerin Avrupa’dan sonraki yolculuğu sömürgecilik ve hırsızlık silsilesinden oluşmaktadır. O zamanlar Yemen’de yetişen tohumların çimlenebilir şekilde ülke dışına çıkması yasaktı. Ancak uygulanan kanunlar ve cezalar bazı maceracılara engel olamadı.
İmparatorluk tarafından itinayla korunan siyah tanecikler Hindistan’a Baba Budan adlı hacının sakalları arasında, Hollanda’ya ise kurnaz bir tüccarın gemisiyle ekilebilir halde gitti.

Ancak içlerinde, efsaneye dönüşen en ilginç hikaye çekirdeklerin Brezilya’ya olan yolculuğudur. Sınır sorunlarını çözmek bahanesiyle kahve tohumlarını çalmak için Portekiz’den Fransız sömürgesi Cayenne’ye gönderilen deniz subayı Francisco de Melho Palheta ihtiyatlı valiyi bir türlü alt edemez.
Bunun üzerine yöneticinin karısına yönelerek kadınla yakın bir ilişki kurar. Ayrılık günü genç hanımın kendisine veda hediyesi olarak verdiği çiçek buketinin içinde kahve tohumları bulunmaktadır. Çekirdekler, şimdi içeceğin üretiminde dünya devi olan Brezilya’ya, o zamanlar ülkeyi sömürgesi altında bulunduran Portekizliler aracılığıyla bu şekilde gider.
Tohumlarla Gelen Zulüm
Yemen’den tohum olarak çalınan tanecikler gittikleri yerlerde uzun süreli zulüm, zorbalık ve adaletsizliğe şahit olmuşlardır. Sömürge döneminde Avrupalı devletler başka pek çok ticari ürünü olduğu gibi kahveyi de boyunduruk altına aldıkları bölgelerde yerli halkı ve Afrika’dan zorla getirdikleri insanları köleleştirerek yetiştirmişlerdir. Denizler aşarak üç kıtaya yayılan zulme çekirdekler böyle tanıklık etmiştir.
Böylece Osmanlı’da keyifli sohbetlere ve sanata vesile olan, Venedik’te kutsanan, İngiltere’ye akılcılığı, Fransa’ya devrimi, Amerika’ya ise sömürgeyi götüren kahve görüntüsü ve tadı aynı kalsa da ulaştığı her coğrafyada, geçirdiği her çağda farklı manalar kazanmıştır.
Sanatsal Fincanlardan İşlevsel Kartonlara

Günümüzde ise uğruna kıtalar arası hırsızlıklar yapıldığı, insanların köleleştirildiği zamanlara kıyasla çekirdekler çok daha çeşitli ve kolayca ulaşılabilir durumda. Çoğunlukla işte, okulda veya uzun yolculuklarda , acı tadını bastıran aromalarla zihni açık tutmak için tüketiliyor. Önünde kuyruk biriken kafeler ve karton bardaklara konulan içecekler şehirli, meşgul insan statüsünün simgesi haline geldi.
Ancak çekirdeklerin hız ve kapitalizmle ilişkilendirilmesine karşı çıkan, kahveden alınan keyfi, tadı ön plana çıkaran akımlar da var. Kafe zincirlerinin mekan ve deneyimi hedefleyen yaklaşımlarının yerine içeceğin kendisine odaklanan bir yöntem benimsiyorlar.
Büyük marketlerle yarışan çiftçilere destek olarak kaliteli çekirdek elde etmeyi, farklı demleme yöntemleriyle en yoğun aromaya ulaşmayı amaçlıyorlar. Yasemin, vanilya gibi tatları dışarıdan değil, kahvenin kendisinden almaya çalışan bu akımın tüketicileri için şehirlerde butik kafeler bulmak mümkün.
Acılı ve İçli Kahve
Yazımızın başında belirttiğimiz gibi kahve sadece farklı çağları, coğrafyaları ya da kültürleri değil, insanı ve onun tarih boyunca yaşadıklarını da simgeler.
Çekirdeklerin dili olsa bize söyleyecek çok fazla şeyleri olurdu, eminim. Acı tatları belki de yaşanmışlıklarından, şahit olduklarından geliyordur.
Kaynaklar
- Babaarslan, Gıyasi. Habeş-rû Bir Dilber-i Yemen: Kahve ve XIX. Yüzyılda Yazılmış “Kahve” Redifli Beş Gazel, 2022.
- Baktır, Hasan. From “Turkish Renegade” to a “Penny University”, 2008.
- Yıldırım, Ayşe Gül. The Journey of Coffee From the Ottomans to Europe, 2024.
- Gilpin, Eddy Kyle. Café Liberté: The Role of the Coffeehouse in the French Revolution, 2020.
Not: Bu yazıda kullanılan bazı anlatılar (Kaldi efsanesi, Papa rivayeti vb.) tarihsel rivayet niteliğindedir.


Leave a Reply