Okumayı sevenler bilirler. İnsan evin bir köşesinde, okulda ders arasında, hastanede bekleme odasında, parkın kaldırımında, kısacası her yerde eline kitap alabilir. Ancak okura göre içinde bulunduğu mekandan ziyade büyüsüne kapıldığı yazılar önemlidir. Zira yer ve zamandan bağımsız olarak, satırlar göz önüne çıktıkları anı o sırada kitabı elinde tutan için unutulmaz kılacak güce sahiptirler. Bazen çok bunaldığımız bir ortam sayfalar sayesinde güzelleşir, bazen de huzurlu geçen vaktimiz okuduklarımızla hafızamıza çıkmayacak şekilde kazınır.
Pek çok okur gibi, ben de hayatın basit görünen küçük anlarına kitapların kattığı derin manaları bizzat tecrübe ettim. Okumayı öğrendiğim zamandan itibaren daima yanımdaydılar.
Lisede
Kitaplar, okulun sıkıcı rutininden eşi bulunmaz bir kaçış yoluydu. Edebiyat hocamızın yumuşak sesi müzik gibi sıraların arasında çınlarken ben dizlerimin üzerinde, bir babanın iki evladı tarafından acımasızca ezilişine şahit oluyordum. Paris sosyetesinde yükselmeye çalışan hırslı Rastignac sevdiği kadının babasını çiğneyip geçtiğini görecekti. Benimse daha nice derslerim sıranın altından gizlice kitap okuyarak geçecekti.
Üniversite Sınavına Hazırlanırken
Kitaplar sınav stresiyle dolu korkunç seneyi güzelleştiren, nadir bulunan nimetlerden biriydi. Okulun çıt çıkmayan, herkesin hunharca testlerine gömüldüğü büyük salonunda ben, Bay Collins’in Elizabeth’e ettiği evlilik teklifine dördüncü kez tanıklık ediyordum. İçinde bulunduğum ciddi ortamda kendini beğenmiş adamın yuva kurmaya dair bitmek bilmeyen nutuklarını okurken sesli bir şekilde gülmemek çok zordu. İflah olmaz bir Jane Austen hayranı olarak daha sonra yazarın Leydi Suzan da dahil bütün kitaplarını alacak, hatta tamamlanmadan yayınlananları okuyup bitmediği için isyan edecektim.
Yurtta
“Dirmit kutu kutu evlerin damında tutan karın, insanların acılarına dayanamayıp eridiğini öğrenince şaşırdı… “Öyle çok ev var ki!” dedi. Gözlerini yumdu. “Şiirleri yırtılan başka kızlar var mı? diye sordu. Kar düşüp su oldu.”

Pencereden loş ışığın vurduğu beş kişilik odamızda, Sevgili Arsız Ölüm’ün satırlarını okurken köpek karıyla birlikte içimde bir şeyler de eridi. Daha sonra aynı yerde ve elimde aynı kitapla Huvat’ın Atiye’ye verdiği ölüm sonrası hesaba dair tavsiyelerine kahkahalarla gülecektim.
Metroda
“Bu yerlerde trenler doğudan batıya, batıdan doğuya gider-gelirlerdi…”

Kalabalığın, metronun gürültüsü ve her yeni durakta yapılan anonsların arasında, direğe yaslanmış şekilde Boranlı Yedigey’le engin Sarı Özek bozkırında dolaşıyordum. Aytmatov’un üslubu ruhumu alıp Kazangap’ı gömmek için hatıralarla birlikte yolculuğa çıkarmıştı. Yazara hayranlığım böyle başlayacak ve bazıları metroda olmak üzere daha nice kitaplarını okuyacaktım.
Üniversite Kantininde
Saatler süren yolculuklar, sınavlar ve uzun konferanslarla geçen üniversite döneminde, ders araları kitap okumaya ayrılabilecek değerli vakitlerdendi. Yağda pişen et cızırtılarının, patates kızartması kokularının içinde, köşedeki masada sıcak kahvemle Seul’de Youngju’nun açtığı kitabevinde dolaşıyordum. Kore’deki çalışma hayatının acımasız yoğunluğundan bunalan kadın hayalinin peşinden giderek ufak bir mahallede kitabevi açmaya karar vermişti. Ben de hafif sıcaklığın sezdirmeden içime yayılmasını ve düşlere dalmamı sağlayan yolculukta ona eşlik ediyordum. Roman, daha sonra Japonya’da insanlara yaşamlarını değiştiren kitaplar veren bir kütüphanecinin de hayatına tanıklık etmeme vesile olacaktı.
Akrabaların Yanında
Geniş ailemizin fertlerinin gülüşmeleri ve konuşmalarıyla dolu bir odanın balkonunda İvan’ın Alyoşa’yla yaptığı, Tanrı ve kötülük üzerine sohbete hayretler içinde tanıklık ediyordum. Dostoyevski’nin karakteri ve üzerinde konuştuğu konu beni büyülemiş, şaşırtmıştı. Daha sonra kitaptaki sahneyi başka insanlarla tartışacak ve yazarın farklı romanlarını okuyacaktım.
Köyde
“Çünkü her baba oğluna bir şeyler öğretmek, ona doğru ve gerçek olanı göstermek ister. Oysa benim sana, düşlerimden başka verebilecek bir şeyim yoktu.”
Rüzgar ikindi güneşinin vurduğu ağaç yapraklarını hışırdatıp yeni biçilmiş çim kokusunu etrafa taşırken bizimkiler bahçede akşam yemeği hazırlığı yapıyorlardı. Bense balkona bakan odada, pencereye sırtımı dönerek oturmuş, Bünyamin ve babası Uzun İhsan Efendi’yle Konstantiniyye’de düşsel bir maceraya atılmıştım. Karakterlerin başına gelenlerin hızı ufak çaplı bir baş dönmesine sebep oluyordu. Zaten köyde pek çok heyecanlı vakaya o odada, sayfalar üzerinde tanıklık etmiştim.
Oturma Odasında
“Soğudun mu yavrum, soğudun mu?
Tıpkı saflığın gibi. Ah, lanetlenmiş köle!
Beni kamçılayarak uzaklaştırın ey şeytanlar,
Büyüsünden bu cennet manzarasının!
Fırtınalarla oradan oraya savurun beni!
Kızartın kükürt ocaklarında!
Derin ateş denizlerinde yuğup yıkayın!
Ah, Desdemona, Desdemona! Sen öldün ha!”
Bir hafta sonu, sol tarafımdaki pencereden vuran güneş ışığının altında, cam bardaktaki çayımın dumanı tüterken kıskançlık uğruna sevdiğini öldüren Othello’nun feryadına şahit oldum. Pişmanlık ve acıyla ağzından çıkan sözlerin ortaya çıkardığı üzüntüyle öfke karışımı bir histen, kelimelerin etkisine duyduğum hayranlıktan tüylerim diken diken oldu.
Bir yere gitmek zorunda olmamanın rahatlığıyla hafta sonları kahvaltının ardından bu odada elime aldığım nice kitaplar içimde çeşitli duygular uyandırmıştı.
Salonda

İstisnasız her yerde elime kitap alabilsem de bana göre okumak için en rahat ortam evdeydi. Süleyman’ın, Yorgancı Hafız Yaşar’ın dükkanında başlayıp bankada biten yolculuğuna koltukta, kucağımda kedimle şahit oldum. Getirdiği bütün kolaylıklar altında modernizmin insanlıktan çaldıkları ve dünyanın aldatıcılığına dair sembollerle dolu ibretlik bir hikayeydi.
Satırlar üzerinde daha birçok olaya aynı yerde, yanımda kıyafetimin bağcığını kemiren minik bir yaratıkla tanıklık etmiştim.
Mutfakta
“Hala simgenin bilinen bir şeyin işareti değil, bilinmeyen ve simgeden başka bir yolla ifade edilemeyen bir şeyin göstergesi olduğunu fark etmiyorlar.”
Ursula K. Le Guin’in bilim kurgu edebiyatı, fantastik eserler, sanatta imge kullanımı konularında bizi keyifli bir yolculuğa çıkaran denemelerini mutfak masası üzerinde okumuştum. Kulağıma içmek için ısıttığım çayın fokurtusu geliyor, sandalyenin minderinde uyuyan kedim arada bir mırlıyordu. İlgimi çeken meselede güzel üslupla yazılmış derinlikli metinleri incelemek içimde tatmin edici bir mutluluk hissi uyandırıyordu.
Okuduğum farklı satırlarla daha pek çok duyguyu mutfak masası üzerinde, çeşitli atıştırmalıklar ve içecekler eşliğinde tatmıştım.
Son Olarak
Şu an bu satırları yazarken kucağımda kedim var. Belki de daha sonra göz gezdireceğim sayfalarda bana eşlik edecek olan kedim… Tıpkı minik dostlarımız gibi kitaplar da hayatın önemsiz görünen anlarını bizim için değerli kılıyor. Okuduğumuz satırlar yaşamla aramızda bağ kurarken hafızalardan kolaylıkla silinebilecek tecrübelerimize anlam katan, hatıralar arasına dizilmiş kilometre taşları haline geliyor.
Yazıda Geçen Eserler
- Goriot Baba – Honoré de Balzac
- Gurur ve Önyargı – Jane Austen
- Sevgili Arsız Ölüm – Latife Tekin
- Gün Olur Asra Bedel – Cengiz Aytmatov
- Hyunam-Dong Kitabevi – Hwang Bo-reum
- Aradığın Şey Kütüphanede Saklı – Michiko Aoyama
- Karamazov Kardeşler – Dostoyevski
- Puslu Kıtalar Atlası – İhsan Oktay Anar
- Othello – William Shakespeare
- Bu Böyledir – Mustafa Kutlu
- Kadınlar Rüyalar Ejderhalar – Ursula K. Le Guin


Leave a Reply