Yakın zamanda, Ödön von Horváth’ın “Tanrısız Gençlik” romanını okudum. Kitap, dönemin zihniyetine, gerçekliğe dair çarpıcı tespitleriyle daha ilk sayfalardan beni çok etkiledi.
Nazi Almanya’sına dair çizilen tablonun en dikkate değer kısmı ise, dünyada hala aynı bakış açısı ve düşüncelerin var olmasıydı. Yazar, sanki çağımızı anlatıyor gibiydi.
Gece saat bir sularında sayfaları kapattığımda aklımdan yıllar öncesinden, günümüze ve geleceğe dair onlarca görüntü, fikir geçti.
Tabii ki kafamda dolaşan sesleri, duygularımı paylaşmak istedim. Varsa çayınızı veya kahvenizi alıp bir yere yaslanmak isteyebilirsiniz. Uzun ve dolambaçlı yollara çıkacağız.
Minik Bir Uyarı
Romana geçmeden önce bir uyarıda bulunmam gerekiyor, yazıda hikayenin içeriğine ve sonuna dair bilgiler vermem gerekecek. O yüzden kitaba, olay örgüsü hakkında fazla fikir edinmeden başlamak niyetindeyseniz, belki metni daha sonra okumak isteyebilirsiniz.
Kitap Hakkında

Eserde Nazi yönetimini tecrübe etmiş Avusturyalı yazar Ödön von Horváth, dönemin Almanyasını bize bir öğretmenin gözünden anlatıyor. İçinde bulunduğu baskıcı ortamda ideallerine tamamen zıt ülküler aşılamak zorunda kalan öğretmen, aynı zamanda okulundaki gençlerin katı, saldırgan zihniyetleriyle boğuşuyor.
İlerleyen süreçte, savaş eğitimi için gittikleri kampta ana karakterimiz, bir öğrencinin kilitli kutusunu açıp günlüğünü okuyor. Kutunun sahibi, yazdıklarının başkasının eline geçtiğini anlayınca küplere biniyor. Gerçek kabahatli, utancından dolayı sessiz kaldığından, suç N isimli gencin üzerine kalıyor ve sonrasında N bilinmeyen bir şahıs tarafından öldürülüyor.
Böylece, öğretmen cinayete sebep olmanın verdiği vicdan azabıyla işini, itibarını yitirme korkusu arasında kalıyor. İçinde bulunduğu çalkantılı süreç, Tanrı’ya yönelik sorgulama ve arayışa yol açıyor.
Benliğiyle çetin bir yüzleşmenin neticesinde mahkemede itirafını yaptıktan sonra gerçek katili bulup adalet karşısına çıkarmak için uğraşıyor.
Kana Bulanmış Zihinler
Irkçı, karanlık zihniyetin, baskıcı ortamın işaretlerini daha kitabın başında görüyoruz. Ana karakter, evde öğrencilerin ödevlerini okurken insanı şok eden ifadelerle karşılaşıyor.
“Ne yazmış N böyle?
“Bütün zenciler üçkağıtçı, korkak ve tembeldir.”
Çok aptalca! Bunun üstünü çizerim ama!
Kırmızı mürekkeple sayfanın kenarına “Anlamsız bir genelleme!” diye tam da not düşecekken birden duraksıyorum. Dikkat, zenciler hakkındaki bu cümleyi geçenlerde bir yerlerde duymamış mıydım? Peki ama nerede? Doğru ya, lokantadaki hoparlörlerden çınlamış ve neredeyse iştahımı kaçırmıştı.
Defterdeki yazıyı öylece bırakıyorum, çünkü radyoda birinin söylediği bir şeyi, hiçbir öğretmen okul defterinde çizemez.”
Kendisinden başka herkesi yok sayan, zorla dayattığı olguların dışında kalan kimseye yaşam hakkı tanımayan bir kafa yapısı… En üzücü olan ise sayfaları okurken hiç yabancılık çekmememiz. Bilmediğimiz, görmediğimiz düşünceler değil.
Bağnazlık derecesine dayanamayan öğretmen, ödevleri geri verirken N’ye “zencilerin de insan olduğunu” söylediği için şikayet ediliyor. Okul müdürünün konuya dair hassas ve duyarlı(!) uyarısını görelim:
“Gençleri, gelecekteki askeri yeteneklerini herhangi bir şekilde etkileyecek unsurlardan uzak tutmalıyız… Bu şu demek oluyor: Onları ahlaki olarak savaşa hazırlayarak eğitmeliyiz. Nokta!”
Kan dökmek, yakmak, yok etmek için yetiştirilen nesiller… Ne parlak, ne umut verici bir dünya düzeni, nasıl da yüksek idealler, değil mi!
Ekmeğe Uzanan Tok Eller
Öğretmenin okulda şahit olduğu bir olay bence dönemin Almanya’sında gençlerin durumunu oldukça net bir şekilde gözler önüne seriyor:
“Ertesi sabah, Gymnasium’a geldiğimde, öğretmenler odasına giden merdivenleri çıkarken ikinci katta kopan büyük bir gürültü patırtı duydum. Hızlıca yukarı çıktığımda beş oğlanın, E, G, R, H ve T’nin birini, yani F’yi dövdüklerini gördüm.
“Ne yaptığınızı sanıyorsunuz?” diye bağırdım onlara. “İlla ilkokul çocuğu gibi boğuşmanız gerekiyorsa bari bire bir boğuşun, ama bire karşı beş, bu düpedüz korkaklık!”
Boş boş baktılar bana, beşinin üzerine çullandıkları F de öyle. Yakası sökülmüştü. “Size ne yaptı ki?” diye sordum bu kez, ama kahramanlar pek konuşkan değildi, dayak yiyen de öyle. Yavaş yavaş F’nin beşine bir şey yapmadığını ortaya çıkardım, hatta tam tersi: Beşi, elindeki yağlı ekmeği çalmış, hem de yemek için değil, sırf onu ekmeğinden mahrum etmek için. Ekmeği pencereden avluya fırlatmışlar.
Aşağı bakıyorum. Orada, gri taşın üzerinde yatıyor. Hala yağmur yağıyor ve ekmek açık rengiyle parlıyor.
Düşünüyorum: Belki de beşinin ekmeği yoktu ve F’nin ekmeği olması onları kızdırdı. Ama hayır, hepsinin ekmeği vardı, hatta G’nin iki tane vardı. Ve bir daha soruyorum: “Peki bunu neden yaptınız?” Kendileri de bilmiyor. Önümde durmuş mahcup bir halde sırıtıyorlar.
…Sadece öğrenmeye çalışıyorum, ezelden beri, binlerce yıl öncesinden, insan medeniyetinin başlangıcından beri var olan, giderek daha da sağlamlaşan, yazılı olmayan erkeksi bir yasadan söz edildiğini hiç mi duymamışlar: İllaki dövüşecekseniz, bire bir dövüşün! Her zaman efendiliğinizi koruyun! Ve yeniden beşine dönüp soruyorum: “Hiç mi utanmıyorsunuz?”
Utanmıyorlar…”
Yağmurda ıslanan, yenilmez hale gelen ekmek… Ve o ekmeği neden attıklarını bilmeyen çocuklar… Sırf kötülük için saldırma dürtüsü, normalleşen sebepsiz bir şiddet… Neyi, neden yaptığını düşünmekten, hicap duygusundan yoksun beyinler… Baskıcı sistemin yetiştirdiği gözü dönmüş insanlar…
Anlatılanlar size uzak ya da yabancı geliyor mu? Çağımızda böyle bir vahşete rastlamadığınızı söyleyebilir misiniz?
Göğe Yönelen Sesler: Öfke ve Ümit
Dönemin ve sistemin bütün karanlığına, imkansızlıklarına rağmen yazar bizi umut ve vicdan fikrinden tamamen mahrum bırakmıyor. Ve insanların hala tutunmayı başardıkları ümidin, eserde merkezi bir rolde olan Tanrı figürüyle bağdaştırıldığını görüyoruz.
Ancak ilginç bir şekilde yaratıcı, yalnızca ahlaka olan özlemle değil, öfke ve inkarla da ilişkilendirilmiş halde karşımıza çıkıyor. Tanrı’nın varlığı; iyiliğe, doğrulara duyulan hasretin yanında dünyayı kaplayan kötülükler üzerinden ele alınıyor.
Karakterimiz başta, inanmadığını kendisi söylüyor. Köydeki rahiple din hakkında oldukça çetrefilli tartışmalara giriyorlar:
“…Şu penceredeki çocuklara geri dönelim! Sokaklardan geçerken “Bana selam vermiyorlar, kışkırtılmışlar,” dediniz. Siz akıllı bir insansınız, çocukların kışkırtılmış değil de sadece aç olduklarını bilmeniz gerekir!”
Bana koca gözlerle bakıyor.
“Demek istediğim şu,” diyor yavaşça, “artık Tanrı’ya inanmadıkları için kışkırtılmışlar.”
“Bunu onlardan nasıl beklersiniz!”
“Tanrı bütün sokaklardan geçer.”
“Tanrı bütün sokaklardan geçer de onları görüp yardım etmez?”
Susuyor. Ağır ağır şarabını içip bitiriyor. Sonra yeniden bana koca gözlerle bakıyor: “Dünyadaki en korkunç şey Tanrı’dır.”
Fakat daha sonra, vicdanını temize çıkaracak itirafı mahkemede yapabilmesi için cesareti başta sırtını çevirdiği Tanrı düşüncesi sağlıyor.
“Yüksek gri binalara bakarak şöyle diyorum: “Tanrı’nın nerede yaşadığını bir bilebilsek.”
Yaşlı adamın “Unutulmadığı her yerde yaşıyor,” diyen sesini duyuyorum. “Bizim burada da yaşıyor, çünkü biz hiç kavga etmiyoruz.”
Nefesimi tutuyorum.
Neydi bu?
Bu hala yaşlı adamın sesi miydi?
Hayır, bu onun sesi değildi… Bu başka bir sesti.
Benimle konuşan kimdi?
Arkamı dönmüyorum.
Ve yine o sesi duyuyorum:
“Tanık olarak ifadeni verirken benim adımı anarsan, o zaman kutuyu kıranın sen olduğunu gizleme.”
Kutu!
Hayır! O zaman ancak ceza alırım, hırsızı tutuklatmadım diye!
“Al zaten!”
Ama ekmeğimden olurum, işimi kaybederim…
“Kaybetmen gerekiyor zaten ki başka adaletsizlikler olmasın.”
Peki ya annem babam?! Onlara destek oluyorum!
“Çocukluğunu göstereyim mi sana?”
Çocukluğumu mu?
Anne cırlak bir sesle bağırıyor, baba kızıyor. Sürekli kavga ediyorlar. Hayır, burada yaşamıyorsun. Buradan sadece geçip gidiyorsun, gelişin de neşe getirmiyor.
Ağlamak istiyorum.
“Söyle,” diyen sesi duyuyorum, “kutuyu senin kırdığını söyle. Bana bu iyiliği yap ve beni daha fazla incitme.”
Bu noktada çok kadim ve insani bir meseleye değinildiğini düşünüyorum. Şahit olduğu kötülüklerden dolayı Tanrı’ya öfke kusan bazı şahısların en zor anlarında umut olarak yaratıcı fikrine dönmesi. Şiddetli inkar ve yıkılmaz dayanağın aynı kaynakta birleşmesi.
Geçmişin Karanlığı mı, Günümüzün Gerçeği mi?
“Kızılderili olsalar beni işkence kazığına bağlayıp kafamın derisini yüzerlerdi, hem de vicdan rahatlığıyla.
Haklı olduklarından o kadar eminler ki.
Korkunç bir çete!
Yoksa ben mi onları anlamıyorum? Yoksa otuz dört yaşımda, çok mu yaşlıyım? Aramızdaki uçurum, normalde nesiller arasında olduğundan daha mı derin?
Bugün bu uçurumun geçilemez olduğunu düşünüyorum. Şu oğlanların benim için kutsal olan her şeyi reddetmeleri aslında o kadar da kötü değildi. Daha kötü olan ise nasıl reddettikleri, şöyle ki: Tanımadan. Ama en kötüsü de hiç tanımak istemeyişleri!
Düşüncenin her türlüsünden nefret ediyorlar.
İnsanlar umurlarında değil! Makine olmak istiyorlar; vidalar, çarklar, pistonlar, kemerler… Ama makineden de çok cephane olmak isterlerdi: Bombalar, şarapneller, el bombaları. Herhangi bir savaş alanında geberip gitmeyi ne çok isterlerdi! Bir savaş anıtının üstündeki isimleri onların tek ergenlik hayali.
Ama dur! En büyük kurbanı vermeye hazır olmak, bu büyük bir erdem değil midir?
Tabii ki, mesele meşru bir davaysa…
Buradaki mesele ne?
“Hak, kendi soyuna iyi gelendir,” diyor radyo. Bize iyi gelmeyen, haksızlıktır. Öyleyse her şeye izin var; cinayet, soygun, kundaklama, yalancı şahitlik… Evet bunlara sadece müsaade edilmemiştir, kendi soyunun çıkarları için yapılıyorsa eğer ortada yanlış bir hareket bile yoktur!
Bu nedir?
Bir suçlunun bakış açısı.”
Kitabı okuyan başka insanlarda da aynı his oluştu mu, bilmiyorum. Roman boyunca benim karşıma çıkan yalnızca 1930’ların Almanya’sı değildi. Aynı zamanda çağımızın İsrail’iydi.
Kendi değerlerini, çevresindeki her şeyi yıkmak uğruna yayan Nazilerin yanında sözde çıkarları için Filistinli kardeşlerime saldıran teröristleri gördüm.
Politik ve tarihsel açıdan çok farklı faktörler devreye giriyor olabilir. (Ben bir siyasetçi değilim.) Demek istediğim, temelde aynı gözü dönmüş, zorba zihniyeti, kan dökmek için yetiştirilen nesilleri fark ettim.
İsrail’in, Hitler dönemindeki soykırımı her fırsatta gündeme getirdiği düşünülürse, bu büyük bir çelişki. Toplu sivil katliamları sadece kendi ırklarına yapıldığında mı zulümdü? “Bir suçlunun bakış açısı…”
Naziler, Sırtlanlar ve Kahramanlar
Başta, yazıldığı dönem ve şartlara bakılınca romanın fazla iyimser bittiğini düşünmüştüm. Ancak sonra geçmişi, günümüzü, inançlarımızı hesaba katınca yazara hak verdim.
Çünkü, aslında zulmün sonu zevalden başka bir şey değildir. Yeryüzünde borusunu yüksek sesle öttüren her nefes nihayetinde tükenir. Ve dinlemesini bilirsek, toprağın altı, üstünden daha çok şey söyler.
Zamanında Hitler, isminin geçtiği her yerde nefretle anılmak üzere tarihe karıştı. Şu an, Filistin’de vatanını canı pahasına savunan kahramanların ayak izleri, vahşi sırtlanların kadınlar ve çocuklar üzerine attıkları bombalardan kalıcıdır.
Zulmün Sessizliği mi, Sessizliğin Zulmü mü?
Hikayenin yalnızca çağımıza, işgalcilere ve Filistin’e değil, doğrudan bize yansıyan bir tarafı da olduğunu düşünüyorum. Dikkat ederseniz gerçek katil ancak öğretmenin işini kaybetme korkusuna rağmen itirafını yapmasından sonra açığa çıkıyor. Eğer karakter sessiz kalsaydı şu an, zorbaca dayatılan baskının zaferine dair bir roman okuyorduk.
Aslında, bir ilgisi olsun ya da olmasın, insanın zulüm karşısında sükutu seçmesi işlenilen suça iştirak etmesidir. Kitabı bitirdikten sonra kendime sorduğum sorulardan biri de buydu: Açıkça kötülük yapan mı yoksa gördüklerine rağmen sessiz kalan mı daha zalimdir? İnanır mısınız, ne kadar düşünürsem düşüneyim cevabı bulamadım.
Umut mu Hakikat mi?
Sonuç olarak, yazıldığı boğucu, kasvetli ortam içinde, en karanlık gecelerin bile bir gün ışığı görebileceğini anlatıyor kitap bize. Öğretmen yeni iş buluyor, gerçek katil açığa çıkıyor, okulda bazı gençler gizlice okuyor, tartışıyor…
Baskı ve zulmün gözlere indirmeye çalıştığı siyah perdelerin ardına bakmaya çalışan, ahlakı, vicdanı arayan insanlarla karşılaşıyoruz. Umudun kapıları hafifçe aralanıyor.
Fakat bu, sadece umudun değil, hakikatin de bir göstergesi. En zorlu, acımasız dönemlerde bile, idealleri, doğruları savunan şahıslar olmuş ve daima olacak.
Nazi diktatörlüğü altında “Tanrısız Gençlik” eserinin yazılması başlı başına bir kanıt. Nihayetinde, zulmün seslerinin tükenmeye, gerçeklerin ise gün yüzüne çıkmaya ebedi şekilde makumiyetini görüyoruz.


Leave a Reply